Farkımız Tarzımız Google İle Akraba Site :)
Çingene Babaannemin gençliğinden kalma
Orta halli ailelerin oturduğu sıradan apartmanların iki yanı çevirdiği sokaklarda geziyoruz.
Hafif bir yokuş çıkıyor önümüze; evet asıl eğlence şimdi başlıyor.
Kahkahalarımızın arasında bir çingene -kırmızı şalvarı, üstünde her renk bulunan entarisiyle şişmanca bir kadın- kolumdan tutuyor ve kendine doğru çekip göğsüne bastırıyor beni. Saçlarımı okşuyor ve sadece “şşşş” diyor, sanki kötü bir şey olmuş da sakinleşmeye ihtiyacım varmış gibi hissediyorum.
Bu yabancı kadının kollarının arasında çırpınıyorum. Ben uğraştıkça yüzüm renkli entariye gömülüyor. Kurtarabildiğim tek gözümle son kez bakıyorum uzaklaşan pazar arabamızın ve arkadaşlarımın arkasından . Onlar mutlular, gülüyorlar bana bakarak. Anlamıyorlar mı ne olduğunu?
Son bir gayretle tek kolumu çıkarıyorum beni saran kolların arasından.ve sanki sınıfta öğretmenimin karşısındaymışım gibi parmağımı kaldırıyorum; “bir şey söyleyebilir miyim? Bir dakika! Bir dakika sadece bir şey söyleyeceğim!?” Söyleyecek bir şey yok. Kendimce zaman kazanmaya çalışıyorum.Ama sesim yavaşça fısıltıya dönüşüyor ve yok oluyor sonunda… ve onlar gidiyorlar; oyun arkadaşlarım…Ben de kayboluyorum çingenenin kollarında.
Uyandığımda bir an gözlerimi açıp açmadığımdan emin olamadım.Işıklar yanmıyordu. Pencerenin perdeleri de sımsıkı kapalı olduğu için ay ışından da nasibini almamıştı odam. Karanlıkta gözlerimi kırpıştırdım. Onların renkleri ayırt etmesine yetecek ışık yoktu burada, ama zihnimde çingenenin entarisindeki renkleri görebiliyordum. İçimde,sanki hala kollarındaymışım gibi bir huzursuzluk vardı. Yüzümü yastığıma gömdüm, zihnimin de gözlerini yumup o parlak renklerden kurtulmasını umarak uykuya daldım. O da, ömrümün şu gününe kadar hafızamın derinliklerinde yok olmadan kalmayı başarabilen yegane rüyası ünvanını almaya hak kazandı.

